Bilinmezin peşindeki bilim insanı

  1. Yazarlar
  2. Güncel
  3. Esra Öz

ABD’de National Institutes of Health (NIH)’te immünoloji alanında çalışmalar yapan Türk bilim insanı Dr. Münir Akkaya’nın, Nature Immunology başta olmak üzere dünya çapında çok sayıda dergide araştırmaları yayınlandı.

Lise yıllarında biyoloji olimpiyatlarında dereceler alarak Hacettepe Tıp’ı kazanan ve öğrenciyken University College London (UCL)’dan immünoloji dalında zamanının en önemli isimlerinden biri olan Avrion Mitchison birlikte bir süre çalışıp, proje hazırladı. Üniversiteyi bitirdikten sonra ise Oxford Üniversitesinde Neil Barclay’ın moleküler immünoloji laboratuvarından kabul aldı ve burada doktora çalışmalarını tamamladı.

Akkaya, dünyada sayılı immünoloji laboratuvarlarından olan Susan Pierce’den kabul aldı ve beş yıldır NIH’te çalışıyor. 16 basılmış yayını ve çok sayıda farklı aşamalarda devam eden projeleri bulunuyor. Dr. Akkaya, yaptığı çalışmalarıyla Amerikan İmmünoloji Derneği ve NIH’ten Üstün Başarı ödüllerine layık görüldü.

Nature İmmünoloji Dergisi Mart 2018’de yayınlanan çalışmasında (https://www.nature.com/articles/s41590-018-0052-z) aşıların etkinliğinin arttırırılmasına yönelik araştırması yayınlandı.

Nature İmmünoloji Dergisi Temmuz 2018’de yayınlanan bir diğer çalışmasında ise ( https://www.nature.com/articles/s41590-018-0156-5 ) antikor üreten B hücrelerinin aldıkları uyarının çeşidine göre seçilip çoğalmasını veya elenip ortadan kalkmasını belirleyen bir metabolik saatin varlığını göz önüne serdi.

Bilinmezlerin peşinde araştırmalarını sürdüren Dr. Akkaya, bağışıklık sisteminin yanıtının mikrobiyal unsurlardan nasıl etkilendiğini ve bunun aşı çalışmalarında ne şekilde kullanılabileceğini inceliyor. Ayrıca yeni gelişmekte olan bir bilimsel çalışma alanı olan immünometabolizm yani bağışıklık sistemi hücrelerinin aktive olma durumlarına göre hücresel enerji yolaklarını nasıl düzenledikleri konusunda da projeler yürütüyor.

Bilim dünyasında kaybetmenin kazanmaktan çok daha muhtemel bir sonuç olduğunu vurgulayan Akkaya, kazanmak için kaybetmenin büyük ders verdiğini düşünüyor. “Asla bir başarısızlıktan dolayı başkasını suçlama. Suçun yüzde 99’u başkasında da olsa, yüzde 1’e odaklan kendi payını görmeye çalış” diyen NIH’te doktora sonrası çalışmalarını sürdüren Dr. Münir Akkaya ile ilham veren öyküsünü konuştuk.

Hayatınızdan kısaca bahseder misiniz?

1983 yılında Mersin’de doğdum, orta okul sonuna kadar Mersin’in ilçesi Silifke’de yaşadım. Her ne kadar taşradan gelmek bir dezavantaj gibi olsa da çok iddialı ve başarılı öğrencilerin olduğu bir dönem vardı o yıllar Silifke Anadolu lisesinde. Bu rekabet hepimizin çok iyi eğitim almasını sağladı. Şu anda o gruptan çoğu kişi Türkiye’de çok iyi yerlerde. Bilime ilgim sanırım o yıllarda başladı. Tam olarak şundan ya da bundan etkilendim diyemem ama Bilim Teknik dergilerini alır karıştırırdım. Kitap kurdu hiç olmadım ama TÜBİTAK yayınlarından bir iki tanesini o yıllarda okuduğumu söyleyebilirim. Özellikle “Hayatin Kökleri” diye bir kitap vardı, canlılığın dünyada ilk oluşumunu ve evrilmesini anlatıyordu ve sanırım o kitabın biyolojiyi seçmemde rolü oldu.

1998’de Türkiye 2. si olarak İzmir Fen Lisesini kazandım. O yaz fiziğe de ilgi duymuştum. Her ne kadar matematiksel boyutunu pek anlamadıysam da Einstein’ın rölativite ilkesiyle ilgili oldukça basit birkaç kitap okumuştum. Fen lisesine geldiğimde bilim olimpiyatlarıyla ilgilenmek istediğimi biliyordum ama fizik ve biyoloji arasında kararsızdım. İzmir Fen’de olimpiyatçılık usta çırak ilişkisiyle gider. Okulun ilk haftalarında da üst sınıftaki olimpiyatçılar sınav yaparlar, yirmi kadar kişiyi seçip ders anlatırlardı. Ben bu ilk seçmeleri her daldan kazanmıştım. O dönemde şimdiki gibi herkes tıp okumak istemiyordu, biyolojinin de karizması hiç yoktu. Bu nedenle birden çok dalı kazananlar genelde fizik, matematik veya bilgisayar olimpiyatlarına devam ediyorlardı. Ancak ben bu dallarda bir miktar ilerlesem de dünya çapında bir şeyler başaracak kadar iyi ve istekli olmadığımı sezmiştim. Bu nedenle biyolojiye devam ettim.

TÜBİTAK tarafından düzenlenen Biyoloji olimpiyatlarında iki kez milli takıma seçildim, ikisi ulusal ikisi uluslararası dört madalya kazandım. Artık yolumu biyoloji yönünde çizmiştim ama çoğu olimpiyatçının aksine genetik değil, tıp fakültesini yazdım. Hacettepe Tıp’ta okurken “Temel bilim mi seçseydim acaba?” sorusu içimde hep var olmuştur. Şansım varmış, temel bilim beni tıp 3. sınıfta tekrar buldu. Hacettepe Tıp o yıl Dekanımız İskender Sayek öncülüğünde MD-PhD programını getirdi. O güne kadar PhD ne demek bilmiyordum. O sayede öğrendim. Bu programa seçilip tıp dersleri yanında doktora dersleri almaya başladık. Programlar arasında kendime en yakın immünolojiyi buldum, o yönde dersler almaya başladım ve ilgim giderek arttı. Bir de o yıllar o programdaki öğrenciler arasında yurt dışı yaz stajı ayarlama furyası başlamıştı. Ben de o rüzgârla rastgele sağa sola mail atıp en sonunda University College London (UCL)’dan Avrion Mitchison isimli bir hocadan kabul aldım. Kabul aldığımda ne o hocanın 15 yıl önce emekli olduğunu ve genç bir hoca olan Santa Ono laboratuvarında takıldığını ne de immünoloji dalında zamanının en dev isimlerinden biri olduğunu biliyordum.

Bu dönemde hem hocanın evinde kaldım hem de birlikte ufak bir projede de olsa onunla aksam geç saatlere kadar çalıştık. Bilimsel, politik, sosyolojik sohbetlerimiz, hatta tartışmalarımız bana çok şey öğretti ve o yaz benim için tam bir hayat deneyimi oldu. Geri döndüğümde oradan aldığım ivmeyle bir yandan tıp derslerine giriyor bir yandan da Hacettepe Temel Onkoloji Departmanı’nda Dicle Güç ve Güneş Esendağlı hocaların gözetiminde deneyler yapıyordum O dönemin de benim laboratuvar becerilerimin gelişiminde rolü çoktur. Yalnız aynı dönemde Türkiye’de bilim yapmanın her bakımdan zorluğunu da gözlemleme fırsatı bulmuş, Hacettepe MD-PhD programının bana yetersiz geleceğini fark etmiştim. Bir yandan da bilim olimpiyatlarından tanıdığım pek çok arkadaşım yurt dışına gitmeye başlamış ve bu durum da bende, herkes gitti ben burada kaldım hissi yaratmıştı.
Sonuç olarak MD-PhD programını bırakıp tıp fakültesinden mezun olduktan sonra kabul aldığım Oxford Üniversitesinde Neil Barclay’ın moleküler immünoloji laboratuvarında tekrar doktoraya başladım. Doktora yıllarında daha genetik-biyokimya-immünoloji eksenli çalışmalar yapıyordum. Lökosit hücre yüzeyi proteinlerinin ve mikrobiyal proteinlerin birbirleriyle etkileşimini araştırıyorduk ve henüz tanımlanmamış etkileşimler bulmaya çalışıyorduk. Bu arada mikropların bağışıklık sitemiyle birlikte sürekli evrimsel bir köşe kapmaca halinde olduğu ve gerek mikrop gerekse konağın moleküler anlamda sürekli değiştiği konusunda bilgi birikimimi hayli artırdım. Çok şey öğrendim ancak doktora sonrasında aynı alanda çalışmak yerine daha geniş perspektifi olan ve bana yeni bir bakış açısı getireceğini düşündüğüm B hücre biyolojisi alanına kaydım. B hücreleri vücudumuzda yabancı antijenleri tanıyan ve bunlara karşı antikorlar üreten hücrelerdir. Hastalıklara karşı bağışıklıktan tutun da romatizmaya, alerjiye, organ nakline kadar akla gelebilecek hemen her immünolojik olguda yer alırlar. Bu nedenle B hücrelerini çalışmanın bilimsel açıdan esnekliğimi artıracağını düşündüm ve bu alanda dünyada sayılı laboratuvarlardan olan Susan Pierce’in yanına kabul aldım. Beş yıldan fazla zamandır onun yanında NIH’te çalışıyorum. Bu dönemde gerek hücre bazında gerek hayvan modelleri ile organizma bazında çalışmalar yaptık, yeni metotlar geliştirdik. B hücrelerinin özgün antijen veya genel bazı mikrobiyal elementlerle uyarılmaları sonucunda ayrı yönlerde değiştiklerini, fonksiyonel ve metabolik kimliklerinin tamamen farklı şekillendiğini hatta bu iki uyarı yolağının çoğu zaman birbiri ile rekabet içinde olduğunu tanımladık. Bu sırada basit bir iş birliği ile başlayıp bir miktar da şans eseri sıtma hastalığı alanına girdim. Ardından bu konuda B hücresinden bağımsız bir dizi proje geliştirdim ve doktora yıllarımda farklı bir boyuttan araştırdığım ve çok ilgimi çeken konak mikrop ilişkisini daha sistematik açıdan yeniden ele aldım. Bütün bu çalışmalar neticesinde ikisi Nature immünoloji de olmak üzere 16 basılmış yayın ve çok sayıda farklı aşamalarda devam eden proje yaptım. Halen, kıdemli doktora sonrası araştırmacı olarak bu alanlarda çalışmalarımı sürdürüyorum.

Nasıl fark yaratırsınız?

Fark yarattım mı veya yarattıysam ne kadar yarattım bilmiyorum. Ancak dönüp geriye baktığımda “ben bunu iyi başardım” dediğim şeylerde asıl dikkat etmem gereken noktanın doğru zamanda doğru kararı verebilmem olduğunu görüyorum. Bu da farkındalıkla olabilir bence. Çok zor ama insan kendini çok iyi tartabilmeli, zayıf ve güçlü noktalarını görebilmeli. Bu zayıflık her zaman yetenek eksikliği olarak da algılanmamalı. Çoğu durumda zayıflığın asıl nedeni ilgi eksikliği de olabilir. “Bu işten bana ekmek yok” demeyi bilmek gerekir, bazen vazgeçmek de yön değiştirmek de erdemdir. Yalnız bu çok zor bir karardır. İnsan kendini sürekli analiz etmeli ve neyi gerçekten istediğini sorgulamalı. Örneğin biyoloji olimpiyatı yerine başka bir dal seçseydim muhtemelen bu denli başarılı olamazdım. Ayrıca her ne kadar Türkiye’nin en iyi tıp fakültesinden dönem dördüncüsü olarak mezun olduysam da kliniğe bir türlü ilgi duyamadım. Araştırmayı değil de o yönü seçmiş olsam muhtemelen hayatım şimdikine göre oldukça renksiz ve sıkıcı olurdu.

Yenilgilerinizden nasıl dersler çıkarttınız?

Çoğu zaman gazeteler, özellikle Türkiye’dekiler, başarılı bilim insanlarını biraz abartılı yazıyor. Genç bilim insanı şunu buldu, şunu çözdü, yok dünya bu kişinin peşinde şeklinde sanki bu kişiler her attığını vuruyormuş gibi bir izlenim yaratılıyor. Öncelikle şunu söylemeliyim ki bu tamamen yanlış bir algı. Bizim işimizde kaybetmek kazanmaktan çok daha muhtemel bir sonuç. Somut örnek vermek gerekirse hepsi uluslararası saygınlığı olan dergilerde basılmış 16 makalem var, ancak aynı 16 makale belki 50’den fazla kez de reddedildi. On ödül almışsam belki otuzunu da alamamışımdır. Bu herkes için böyledir. Bu nedenle yenilgileri her şeyin sonu olarak görmemek gerekir. Nasıl bir futbolcu kaleye çektiği şutların çok azını gole çevirebiliyorsa hayat da bence böyledir. Sürekli denemeye devam etmek gerekir. 

Buna ek olarak son zamanlarda kendime sürekli telkin ettiğim bir durum da şudur: Asla bir başarısızlıktan dolayı başkasını suçlama. Suçun yüzde 99’u başkasında da olsa, yüzde 1’e odaklan kendi payını görmeye çalış. Benim hocam ilgisizdi, konu güzel değildi, şanssızlık oldu, dergi benim makalemi yanlış anladı, ödül komitesi haksızlık yaptı demek kolaydır. Asıl ben ne yapabilirdim bu sonuçtan kurtulmak için diyebilmek gerekir. Bunu ben başarabiliyor muyum derseniz eh iste. Ancak gözlemlediğim bu.

Bir de insanın seçeneklerinin olması yenilgiyi daha kabullenilir kılıyor ve insan öyle durumlarda daha soğuk kanlı davranabiliyor. Örneğin dört tane projeniz varsa ve biri çökmüşse bu ayrı bir şeydir, tek bir projeniz var, artık tez zamanı gelmiş ve o proje çökmüşse bu çok daha farklı bir şeydir. Bu nedenle önceden gidişata göre konum alıp daha vakit varken bu çeşitliliği sağlayabilmek önemli. Ancak bu da her zaman kolay değil.

Sizin için para nedir?

Yaptığım iş beni zengin edecek bir iş değil. Ancak bu demek değil ki paranın benim için hiçbir değeri yok, tüm kararlarımı idealist doğrultuda alıyorum. Ben her ne kadar klinik tıp veya finans sektörü gibi daha çok gelir getirebilecek kariyer yollarını sevdiğim işi yapabilmek için tercih dışı bıraktıysam belki de eş değer sevdiğim hatta daha çok sevebileceğim bazı yolları da ekonomik kaygılarla elemiş olabilirim. Örneğin, belki çok ilgisiz olacak ama, tarihe ve sosyal bilimlere çok meraklıyımdır. Yalnız iş imkânları kısıtlı olduğu için hiç bu yöne gitmeyi düşünmedim. Belki ideal bir dünyada tarihçi olabilirdim. Biyolojik bilimler içerisinde de ekoloji ve evrimsel biyoloji hep ilgimi çekmiştir. Şu dinozor fosillerini falan kazanlar yani. Ama o alanlarda da iş bulmak, ilerlemek zor. Bu nedenle nispeten daha çok fırsat sunan biyomedikal araştırmaya yöneldim. Yani bir çeşit denge noktam bu oldu. Onun dışında bizim mesleğin, eğer gerçekten gönül verdiyseniz parasal olarak büyük bir avantajı var. Çoğu zaman para harcayacak zamanınız olmuyor. Böylece kazandığınız para da bir şekilde yetiyor.

Kendinize hedef koydunuz mu?

Sanırım akademide kalmak istiyorum. Yani hedefim bu. Yakın zamana kadar bu konuda emin değildim. Kliniğe geri dönmekten tutun da biyomedikal şirketlerde çalışmaya hatta danışmanlık yapmaya kadar opsiyonları açık tutuyordum. Yalnız bu hem iyi hem kötü. Bir yöne saplanmamak insanı farklı seçenekleri değerlendirebilir kılıyor ancak bir açıdan da odaklanmamak bu hedeflerin hiçbirine yeterli emeği verememeye neden oluyor. O nedenle ne zaman ki “Ben bu işi seviyorum ve ölene kadar bunu yapmaya devam etmek istiyorum” dedim o zaman üretkenliğim arttı. Zaten doktora sonrası araştırma dönemim de artık bitiyor. Seçtiğim hedef doğrultusunda yatırım yapmam gerekiyor.

Hayatınızı nasıl dengede tutuyorsunuz?

Bu konuda insanlara örnek olabilecek bir durumda olduğumu zannetmiyorum. Yani pek dengede tuttuğum söylenemez. Biraz doldur boşalt yöntemiyle çalışırım. Çok sıkı çalıştığım ve tamamen boş geçirdiğim dönemler olmuştur hayatımda. Ancak öğrencilik hayatım genelde çok başarılı geçti diyebilirim. Bir şekilde yolumu buluyorum yani. Çok disiplinli olduğum da söylenemez. Ancak sevdiğim işlerde çok özverili olabiliyorum. Örneğin sabahlara kadar laboratuvarda kaldığım ya da makale yazdığım, analiz yaptığım günler çok olmuştur. Şu son birkaç yıldır çocuklarım ve eşimin sayesinde hayatım biraz daha düzene girdi diyebilirim. Tek arabamız var ve aynı yöne 40 dakika kadar her sabah gidiyoruz. Çocukların okulu nedeniyle belli bir saatte kalkmam gerekiyor ve belli bir saatte de işi bitirmem. Bu da zorunlu olarak hayatımı dengeye soktu. Ek olarak son birkaç yıldır daha kıdemli olduğum için hocamın desteğiyle bir ekip kurdum. Şu anda üç tane lisans sonrası araştırmacı ve bir teknisyen benimle çalışıyor. Onların varlığı üstümdeki fiziksel yükü oldukça azalttı. Daha çok planlama ve analiz aşamalarında ben dahil oluyorum ve bu işler evden de yapılabiliyor gerektiğinde.

Sizin için rekabet nedir? Rakiplerinizle nasıl mücadele edersiniz?

Ben Türk eğitim sisteminin en rekabetçi döneminde eğitim gördüm. Bizim zamanımızda, ilkokul sonrası Anadolu lisesi sınavları vardı. Dördüncü sınıftan itibaren deneme sınavları bir yarış ortamı falan. Ardından fen lisesi, üniversite, olimpiyatlar…. Bütün bunlar hayatımın erken döneminde bilinç altımda derin etkiler bırakmış olsa gerek. Sadece benim için değil, benimle benzer dönemlerde bir şeyler başarmaya çabalamış birçok kişi için bu böyledir. Bu nedenle kendimi çok hırslı olarak tanımlayabilirim. Bu bir açıdan başarı için gerekli ama bir açıdan da fazlası insana zarar veren bir duygu. Şu anda yaptığım iş biraz daha farklı. Yani çoktan seçmeli bir sınav yok, biri öne geçerse diğeri arkada kalacak diye bir zorunluluk yok. Rakibim kimdir bu durumda tam bilmiyorum. Makaleyi yazarsınız, gönderirsiniz. İyi dergilerde kabul oranı yüzde 10-20 kadardır. O durumda benim rakibim dergiye diğer gönderenler mi oluyor? Ya da bir grant yazıldığında, bir ödüle başvurulduğunda diğer başvuranlar mı? Eğer öyleyse rekabet etmek için yapabilecek pek bir şey yok. O durumda insan elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışmalı. Ben de böyle yapmaya çalışıyorum galiba. Örneğin Nature İmmünoloji’ye ikinci makalem kabul edildiğinde kısa bir süre çok sevindim ama sonra acaba bu noktaya yeniden gelebilecek miyim ya da ne kadar sürecek endişesi başladı. İşte bu, ne kadar doğru bilmiyorum ama, insanın kendi kendisiyle rekabeti. Kariyerim bu noktada tepeye ulaştı artık bundan sonrası iniş korkusu. Sanırım beni ayakta tutan hislerden birisi de bu. Özetle daha önce yaptıklarımı rakip görüyorum tekrar yapamamaktan korkuyorum.

Sağlığınıza nasıl dikkat ediyorsunuz?

Özel bir şey yaptığım söylenemez. Çocuklar doğduktan sonra eşim her şeyi nasıl daha sağlıklı hale getiririz diye çok araştırdı. Bu doğrultuda hemen hemen her zaman evde yemek yiyoruz. Çocukların biraz büyümesiyle birlikte fırsat elverdiği ölçüde doğa yürüyüşleri yapmaya da başladık. Maryland bu açıdan bir cennet. Bir ömür yetecek kadar parkur var. Keşke daha çok zaman olsa.
Kaybetmek kolay gibi anlatılsa da zorlu bir süreçtir. Siz her yenilgiden sonra nasıl kazandınız?
Burada ahkam kesmek istemem, hala bu konuda eksiklerim olduğunu düşünüyorum. Ancak yenilgiyi üretkenliğin ve çabanın doğal iki sonucundan biri olarak kabul etmek gerek bence. Bir mücadeleye giriyorsanız ya kazanırsınız ya kaybedersiniz. İşin daha ilginci bazen kazansanız da kaybedersiniz bazen kaybetseniz de kazanırsınız. Yani olayların kısa ve uzun vadedeki etkileri birbirine ters olabilir. O nedenle, her ne kadar ben bu konuda kendimi başarılı saymasam da olayları soğuk kanlılıkla karşılamayı bilmek gerekiyor. Ancak bu biraz da yaş ve deneyimle mümkün oluyor. Etrafımdakilerin desteği bu konuda önemli. Bir de kaybettikten sonra kazanabilmek bana çok büyük bir meydan okuma gibi geliyor. Dibe vurdun, buradan kalkabilirsen asıl büyüklük burada diyorum kendime. İnsanın güç alabileceği geçmiş başarıları olması da önemli. Yani daha önce stres altında başarıya ulaştığım durumlar aklıma geliyor. “Şu dönemde yaptın yine yaparsın” diyorum. Tabi böyle lafla peynir gemisi de yürümez. Bunları söyleyip kendini motive etmek önemli ama tek başına bir şey ifade etmiyor. O noktada hasar tespitini süratle yapıp neden başarısız olduğumu doğru teşhis etmem gerekiyor. Bunu başarıp da gereken değişiklikleri yaparsam o zaman gidişatı tersine çevirip yeniden ayağa kalkabiliyorum. Bu şekilde kazanmak daha bile keyifli oluyor.

Kaybettiğinizde üstesinden gelmek zorunda olduğunuz en yoğun duygu hangisiydi?

Niye ve neyi kaybettiğime göre değişir. Bazen korku. Yeniden toparlayabilecek miyim korkusu. Bazen de haksızlığa uğramış olma hissi. Hakkımı yediler düşüncesi. İlki bir ölçüye kadar faydalı, ikincisi tamamen gereksiz.

{$ nextTitle $}
{$ item.Title $}
{$ item.Title $} © {$ item.Files[0].Sources[0] $}
{$ item.Title $}
{$ item.Title $}
{$ item.Title $}
ilgili haberler
 
LG
MD
SM
XS